Kullanıcı Adı   Şifre          Şifremi unuttum!     Kullanıcı adımı unuttum!     Kayıt ol
Çarşamba, 30 Mayıs 2012
Home Eurovision Özel Kumbiya Turka Gülseren Latin rüzgarıyla dönüyor

Gülseren Latin rüzgarıyla dönüyor Yazdır e-Posta
İşte Yakında çıkacak albüm hakkında bilgiler...

Eurovision 2005'ten sonra, Paris'ten İstanbul'a yerleşen "Gülseren"; iddialı bir projeyle, Türkiye'de bir ilk albümüyle karşınızda!

Kolombiyalı eşi Luis Ernesto Gomez ile kurdukları KUMBiYA TURKA ile Türk müziğine Latin esintilerini getiren Gülseren bu projesinde hayli iddialı. Kumbiya Turka, deniz kenarında doğan iki müzik stilinin ince bir karışımıdır. Gülseren’in sesi etrafında güçlü latin ritmini pekistiren üflemeli bakır çalgılar ve perküsyonlardan olusan bir orkestradır. Yakinda çıkacak olan albüm, "İKSV" ve "Culture France" tarafından kültürel bir proje olarak görüldü ve desteklendi. Ayrıca Türkiye ve Kolombiya elçiliği tarafından; Fransada gerçekleşecek olan "Türkiye 2009-2010 Türk Günleri" içinde, bu proje desteklenmektedir. Besteler, düzenlemeler ve şarkı sözleri (adaptasyon) Luis Ernesto ve Gülseren GOMEZ tarafindan yapılmıştır.

Kumbiya Turka ilk kez 29 ekim 2008 de TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin 85. Kuruluş Yıldönümü Kutlamalarında 4 konser ile, Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya "T.C. Kolombiya Fahri Başkonsolosluğu" tarafından davet edilmişti.

Ayrıntılı Bilgi için Tıklayınız!


Gülseren ve Luis Gomez, çalışmalarını anlattı...

Adım Gülseren. İstanbul’da doğdum. 1980’li yıllarda, ailemle beraber, Paris’e göç ettik. Ailem aslında çok yetenekli… Gatsronomi üzerine… Türk ve Osmanlı yemeklerini tanıtmak için Fransa’dan çağrıldılar. Daha sonra ailecek oraya yerleştik. Ben tüm okul dönemimi Fransa’da geçirdim. İlkokuldan üniversiteye kadar... Üniversitedeyken Türkçemi kaybetmemek için Türkoloji okudum. Hem de Hector Berlioz Konservatuarı, şan lirik bölümünde okudum, beş yıl. Amacım opera sanatçısı olmak değildi. Orada teknik öğrenmekti. Çok da iyi yapmışım çünkü farklı şeyler yolumu açtı ve değişik gruplarla tanışmama sebep oldu.

İlk tanıştığım grup bir caz grubuydu, “Aksak”. Onlarla bir albüm yaptık. Ondan sonra başka bir grupla daha tanıştım, “Vents d'Est” grubu. Onlarla da iki albüm çıkardık ve Avrupa turnelerine çıktık. Daha sonra “Déclaration Universelle” isimli başka bir Fransız grubuyla tanıştım. Onlarla da bir albüm çıkardık. Iki sene önce ise yine Fransa’dan gelen bir teklif üzerine ARB Müzik’ten bir çocuk albümü çıkardım. Toplam beş albüm...

Aynı senelerde “Les Trois Mailletz” sahnesi ile tanıstım. 1997’de solo olarak ilk sahnemi aldım... Orası öyle bir yer ki, Fransa’da, Paris’te çok az o tarzda yer vardır. Ambiyansıyla, sanatçılarıyla her akşam tıklım tıklım olan, dünya müziği yapılan bir merkez... Sabit bir orkestra var. 10– 15 sanatçı çıkıyor her akşam ve her sanatçı Afrika’dan Brezilya’ya, Brezilya’dan Japonya’ya 45 dakika kendi şovunu yapıyor. Bütün hepsi Latin müzisyenler ve hiçbiri Türk ritmi nedir bilmiyorlar. Farklı bir şey...  Ben de dedim ki,  “Mademki beğendiniz, ben kendi repertuarımı getirip burada, bu orkestrayla yeni bir şov yapmak istiyorum.” “Tamam” dediler, “Provanızı yapın ve başlayın”. Ben o gün başladım, yedi sene orada, her akşam, 45 dakika Türkiye’yi temsil ettim.

Dünya turu gibi bir şey…

“Les Trois Mailletz” sahnesi dünya turu gibidir. Çok güzel ve farklı bir atmosferi vardır.  Sahne orada şöyledir, aslında yoktur. Tüm masalar bir sahnedir. Şovunuzu o şekilde yaparsınız. Orada epey tutuldu benim gösterim, epey bir hayran kitlem oluştu. Sahneye çıkmamla hemen eşim Luis ile tanıştım. Tanıştık ve vurulduk… “Vurulduk” diyorum; çünkü o perküsyon, tumba çalarken; ben darbuka çalıyordum. Luis orada doğdu sayılır, 16 yaşındayken başladı orada çalmaya. Evi gibi oldu... Bütün sanatçılara eşlik eden Luis’di orada. Tanıştıktan 6 ay sonra, bir baktık, elimizde yüzük, evlenmişiz. Şu anda 12 senedir birlikteyiz ve hep birlikte çalıştık hemen hemen. Benimde Luis’in de farklı grupları, farklı projeleri oldu ama Rumeli Tv’de söylediğim gibi bizim ortak ilk grubumuz 98’li yıllarda “Salsa Turka” ismiyle kuruldu.

İnsandan insana giden bir şey şarkı söylemek…

Luis ile birilikte 1999-2000 senesinde kendi albümümüzü çıkarmaya karar verdik. Yani Gülseren’in ilk solo albümü ve bu yaklaşık 3 senemizi aldı. Bu albümün içinde 13 tane beste var, dokuzu bize ait. Çıkardığımız zaman epey bir ilgi gördü. Çünkü Fnac mağazalar zinciri tarafından desteklendik ki Fransa’da 70 tane var ve bu mağazalardan ve içlerinde sahneler var. İlk albüm çıktığında onun tanıtımımızı oralarda yaptık. İçinde bir sahne olması ve sanatçıların orada promosyon yapması çok çok güzel bir şey. Çünkü anında, bir bakmışsınız,  100–200 albümünüz gitmiş.

Biz albümü 3 bin CD olarak çıkarmıştık ve hemen hemen bütün turnelerimiz sayesinde bu 3 bin CD satıldı. O bizim ilk kendi üretimimizdi. Kendimiz çıkardık.

Luis: Biz kendimiz her şeyi yaptık. Hiç bir formaya girmeden... Böyle ses lazım, böyle ritmler moda demedik. O zaman daha da fazla satabilirdik. Biz böyle şeyler düşünmüyoruz. Bizim için önemli olan müzik… Müzisyen olarak özgürlük istiyoruz. İkinci olarak satıp satamadığımız önemli bizim için. Saf, dürüst yaşayalım…

Gülseren: Biz hep normal yaşadık. Sahne bizim için önemli, kutsal bir yer bizim için. Ve bu sahne bizi her defasında farklı farklı yerlere götürmüştür. Hakikaten müziğimize ve mesleğimize çok saygı duyuyoruz. Biz küçüktür, büyüktür diye bakmıyoruz sahneye, sahne sahnedir bizim için. Yirmi seneden beri bu mesleği yapıyorum. Benim önümde iki kişi de olsa, iki milyon kişi de benim sahnem aynıdır. İnsandan insana giden bir şey şarkı söylemek… Pazarlamaya hiç önem vermedim. Yani bir anda albümümüz çıksında on milyon satalım gibi… Bizim yaptığımız müziğin modası yok. Biz öyle düşünüyoruz en azından… Kalbimizden geldiği gibi… Mutluyuz…

www.gulseren.net isimli sitemize girdiniz mi bilmiyorum. Onu bize uluslararası fan kulübümüz yarattı. Onlar: “Biz Gülseren hakkında bir internet sitesi yapmak istiyoruz.” Dedi ve dünyanın öbür ucundan insanlar bize mesaj bırakmaya başladı.

“Gülseren” albümünün beş senelik hikâyesi var. Fransa’da tanındı. Hollanda’daki tüm festivallere katıldık. Yani katılmadığımız festival kalmadı. Albüm bizi epey bir maceraya sürükledi. Hollanda’da Hashiba ve Tilburg Festivallerinde, milyonlarca kişinin önünde konser verdik. Oradan filmde oynama teklifi aldım. “Roos and Rana” isimli bir film. Fazla zorluk çekmedim. Kendimi oynadım. İki genç kızın hikâyesi. Evlerinden kaçıyorlar. Benim şarkılarımla büyüyorlar. Kendi dertlerini benim şarkılarımla gideriyorlar. Hollanda-Türk yapımı bir film... Aynı zamanda filmde beş tane de bestemizi kullandılar.

Daha sonra Luis ile birlikte kendi firmamızı açmaya karar verdik… Ben eşimi bu konuda bayağı destekledim. Fransa’da, Paris’te bir yarışma vardı, genç patronlar için... Luis o yarışmayı kazandı. Böylece firma açma desteği gördük. Fransa’da böyle şeylere değer veriyorlar.

Bizde firmamızı kurduktan sonra gerçekten arzulu, istekle gelen insanların elinden tutmaya çalıştık. İki katlıydı bizim firma. Alt kata stüdyomuzu kurmuştuk. Orada albümlerini kayıt yapmak isteyenler, üst katta da internet sitesi nasıl yapılır, nelere dikkat etmesi lazım, neleri eklemesi lazım gibi teknik konuları içeren, multimedya alanı vardı.


Orada bir nevi koruyuculuk yaptık…

Sahnede yetenekli sanatçıyı gördüğümüzde yanımıza aldık. Bir de kendini orada göstersin dedik. Bir düet, bir perküsyon şovu ya da bir dansıyla bir parça da olsa onuda oraya çıkartıyorduk. Böyle beş sene sürdü. Aynı zamanda tiyatrolarla çalışıyorduk. Sürekli olarak Versailles tarafındaki “Theatre Gerard Philipe” tiyatrosu ile çalıştık.

Luis: Milli tiyatro sanatçıyı destekliyorduk.

Gülseren: Ben orada şan eğitimi verdim. Hazırlık aşamasında yardım ettim. Yani kendini nasıl hazırlaman gerek, psikolojik olarak, nelere dikkat etmen gerek, neleri bilmen neleri bilmemen gerek gibi. Bir sanatçı olarak sesini en iyi şekilde nasıl kullanabilirsin gibi şan ve perküsyon atölyeleri düzenliyorduk.

Ve Eurovizyon…

Bir gün bir telefon geldi: “Gülseren sen 25 seneden beri bir Türk kızı olarak Fransa’dasın. Biz seni Fransa’da tanıdık, Avrupa’da tanıdık. Sen Türkiye’de şimdiye kadar neden bir şey yapmadın, neden kendini burada tanıtmadın?”.  “Ya imkân olmadı, ya fırsat olmadı, ya da, bir teklif gelmedi” diye cevap verdim. “Böyle bir yarışma açılıyor, ilgilenir misin?” dediler. “Ne yarışması?” “Eurovizyon.” Ben tabi heyecanlandım. Çünkü biz Eurovizyon’u küçüklüğümüzden beri maç seyreder gibi ailece izlerdik. Yurtdışında yaşadığınız zaman daha çok tutuyorsunuz bu gibi şeyleri. Çünkü ülkenizden uzaksınız, farklı bir duygu. Bunu yurtdışında yaşamadığınız zaman fazla anlayamazsınız.

Luis: Mesela resmi olarak bir Türk parça dinlemek istiyorsanız, Eurovizyon’u bekliyorsunuz.

Gülseren: O zaman Fransa’da Türk kanalı yok. Çanak anten falan olmazsa seyredemiyorsunuz. O zaman Türk parçaları dinlemek için Eurovizyon’u izliyorsun. Luis hiç sevmiyor Eurovizyon’u, hiç izlemiyor. Popülerliği eskidendi. “Aman ne önemsiyorsun Eurovizyon’u, hiç önemli değil.” diyor. Oysa benim için önemliydi.

Benim için Eurovizyon’a katılmak çok büyük bir tecrübe oldu. Farklı bir ortama girdik, farklı insanlarla tanıştık. Müzik camiasında kimler var, kimler yok hepsini gördük, tanıdık ve yaşadık. Küçükte olsa bir ün kazandım ve Türkiye’yi temsil ettim. Bundan daha güzel ne olabilir ki? Hayallerimden biri gerçekleşti. Ben 2005 yılında, TRT’nin açmış olduğu bir şarkı yarışmasına katıldım ve bir jüri seçti beni. Ben, Sertap Erener, Atena, Kenan Doğulu, Sibel Tüzün ya da Hadise gibi sipariş sanatçı değildim. Bana verilen bir şarkı yani “Rimi Rimi Ley” ile Türkiye’yi temsil ettim. Benim Eurovizyon’a giderken bir ekibim olmadı, bana Eurovizyon zamanında hiç bir sahne vermediler, Gülseren kimmiş, sahnesi nasılmış kimse bilemedi maalesef. Ama yine de mutluyum çünkü bana verilen imkânlarla çok seyi başardım. Eurovizyon bizim değişim noktamız oldu... 25 senelik Paris’i bırakıp eşimle birlikte İstanbul’a yerleşmeye karar verdik. Bazı insanlar, Eurovizyondan sonra yok oldunuz diyorlardı, Aslında Eurovizyon yarışmasından sonra biz hep İstanbul’daydık ama artık polemiklerden yorulmuştuk. Yeni bir proje ile kendimizi daha iyi bir şekilde, kendi tarzımız ve kendi şarkılarımızla tanıtmak için İstanbul’u seçtik.  Ben Eurovizyon sayesinde ses sanatçısı olmadım. Benim 20 senelik bir müzik geçmişim ve bir alt yapım var...

İstanbul’a yerleşir yerleşmez “Enbe Orkestrası” ndan iş teklifi aldık... Enbe ile 5 ay süren turnemiz başladı ama bizim yapmak istediğimiz bu değildi. Kendi orkestramızı kurmak istiyorduk ve böylece “Le Prestige”, “Sol y Sol” ve “Kumbya Turka” isimli orkestralarımızı kurduk. Bir kaç sene geçti ve Kumbya Turka müzikal fanfar orkestramız epey tuttu. Tüm çalışmalarımızı, bütün parçalarımızı, repertuarımızı Kumbya Turka üzerinden oluşturduk. Yetenekli müzisyen arkadaşlarımızla canlı olarak kayıt ettik. Bu kültürler arası müzikal projemiz bizi Avrupa’ya, Amerika’ya ve Kolombiya’ya kadar götürdü. Yakında Eylül 2009’da çıkacak olan albümümüz Türkiye’de bir ilk olacak! Çok bekledik... Ama muradımıza erdik…

Bu esnada St Pulcherie Lisesi’nden şan eğitimi vermek için teklif aldım. Çok güzel bir okulda, çok güzel öğrencilere haftada bir kere şan eğitimi ve perküsyon dersi vermeye başladım. İlk senem öyle geçti. Okulun müdürü bizi destekledi. Ve biz Kumbya Turka konseptimizi ilk orada kurduk. İlk Kumbya Turka konserimizi ise yine St. Pulcherie Lisesi’nde gerçekleştirdik. Aslında iki yüz kişilik bir alandı. Dört yüz elli kişi geldi.  Müdür böyle bir kalabalığa şaşırmıştı. Ama çok güzel bir şov oldu, muhteşem… O şovdan sonra teklifler yağmaya başladı bize. Notre Dame de Sion’dan teklif geldi. Sonra Luis’de St. Pulcherie’de perküsyon derslerine başladı. Şimdi,  iki seneden beri birlikte ders veriyoruz. Ayrıca haftada bir kez de Notre Dame de Sion’da ders veriyoruz birlikte. Orada da bir konser verdik. Sahnemizi gören St. Benoit Lisesi’de bizi çağırdı.

Her konserimizde öğrencilerimize de yer verdik. Hatta Rumeli TV’de “Değişim Başlıyor” programına da bir öğrencimizle birlikte katıldık.

St Benoit’dan sonra Enka’dan bir teklif aldık.  Geçen sene temmuz ayında bin kişilik bir anfi tiyatro’da sahne aldık. “Temmuz ayında bütün Fransızlar gitti, kim gelecek Enka’ya bizi dinlemeye?” dedik. Biraz kuruntu yaparken, bir baktık, önümüzde bin kişi. Tıklım tıklımdı Enka. Üç tane televizyon geldi: Kanal D, Cnn Turk, Kanal 24. Bunlar bizleri, bütün konseri çekip, bir-iki ay boyunca verdiler. Bu bizim için çok büyük bir reklam oldu. Çünkü albüm çıkartmak için firmalardan teklif almaya başladık. Fakat bu insanlarla anlaşamadık ve kendimiz çikarmaya karar verdik.

KUMBYA TURKA…

Kumbya Turka bizim on iki senelik aşk hikâyemiz. Çünkü Kumbya Kolombiya’dan geliyor. Bir ritm, ulusal bir müzik. Kolombiya’nın ritmi ve dansıdır Kumbya. Kolombiya ve Kumbya olması ise Luis sayesinde… Luis Kolombiyalı fakat Fransa doğumlu. Annesi Kolombiyalı, babası Kübalı... Fakat Kolombiya’yı hiç tanımamış… Biz İstanbul’da Kumbya Turka yaparken Beşiktaş meydanında, Kolombiya’da yaşayan Türk konsolosu keşfetti bizi. Hayran kaldı;  “Mutlaka sizi Kolombiya’ya götüreceğim” dedi. Çünkü orada 85, yılımız kutlanıyor. “Türkiye’nin temsili adına sizleri götürüyorum. Böyle çok güzel bir olay yaratmışsınız. Kolombiya ile Türkiye arasında bir sentez. Mutlaka bu sezon sizi Kolombiya’ya götüreceğim” dedi. Sevinçliydik, ama bir bakalım, olsun da ondan sonra kesin sevinelim diyorduk. Ve o an geldi. Eşim 28 seneden beri ülkesine dönmemişti. Bizim için çok gurur verici, çok duygusal bir an oldu. Orada 4 tane konser verdik.

Luis: Biz diplomatik olarak gittik Kolombiya’ya . Zaten protokol, polisler, eskortlarla dolaştık. O zaman herşey temiz ama insanları tanıdım. Oradaki ailem karşıladı beni. Teyze, kuzen… Çok duygulu olaylar yaşadım, çok duygulu... Bir anlasalar. Kolombiya’da ben çok mutluydum. Neden? Çünkü turist olarak değil müzisyen olarak döndüm oraya. Bir şey yaptım, bir eserle döndüm. Kumbya Turka Kolombiya için çok ilginç geldi ve kesinlikle çok iyi elektrik aldık. Gençlerle, diplomatlarla ve Kolombiyalılarla... Ben çok mutluydum çünkü ülkemi bir şekilde tanıttım, bir şey getirdim onlara. Çünkü benim ülkemde dört sene savaş oldu. Bu olaydan sonra çok iyi şeyler oldu. Bir flarmoni orkestrası kurdular. Ama hep çocuklar çalıyor, 14-18 yaş arası. Ama onlar fakir, savaş sonrası, sokaktan gelen çocuklar çalıyor. Onlar biz sahneye çıktıktan sonra İstiklal Marşını çaldılar.

Gülseren: Milli marşımızı çaldılar. Ve dedik ki biz sizi bir gün İstanbul’a getireceğiz ama öyle kaldı. Fakat St. Benoit Lisesi direktörüyle konuştuk ve bir barış haftası oluşturduk. Oranın direktörü de rugby sevdiği için çok iyi anlaştı Luis’le. Hemen bir milli takım oluşturma çabasına girdik. O Barış Haftası’nda hem Kumbya Turka sahne aldı hem rugby maçı oldu. St. Benoit sayesinde Batuta okulunun Şefi Juan Antonio’yu getirdik. Çok güzel bir konferans verdi. Yani kendi eğitimiyle ve vakfıyla ilgili... Bunu nasıl başardılar, kaç tane çocukları var, nasıl yaptılar, nasıl ettiler…

Biz o hafta, verdiğimiz konser ile hem Beyoğlu çocuklarına, hem St. Benoit Lisesi’nin yardım ettiği Afrika okuluna hem de Kolombiya Batuta Okulu çocuklarına yardım ettik. Yani bizim amacımız milyonlarca lira kazanmak değil. Bir şeylere yardım etmek, kalıcı olmak, birilerini mutlu etmek... Bizim bu yaptığımız Barış haftası sayesinde 45 bin çocuğa okul kazandırdık. Orda fakir çocuklarının okulları yoktu. Kiralarını ödeyemiyorlardı. Bizim yaptığımız bu olayla bütün okul masrafıları çıktı.

Bundan sonraki amacımız ise Kumbya Turka orkestramızı daha iyi tanıtmak ve bu esnada öğrencilerimize de yer vermek istiyoruz…

Rugby

Gelelim Rugby’e. Türkiye’ye geldiğimizde her şeye sıfırdan başladık... Ne kadar Türkçe konuşursam konuşayım, benim ve Luis için her şey yeniydi. Buraya geldiğimizde, bir tek valizimiz ve bir de rugby topumuz vardı. Evet, rugby topu... Luis Fransa’da 15 sene rugby oynadı. Buraya geldiğimizde deli gibi rugby oyuncuları ve ekipler aradık ama maalesef bulamadık. Yerleştiğimizden bir sene sonra İstiklal Caddesi’nde yürürken, birden Luis koşmaya başladı. Şaşırdım. “Neden deli gibi koşuyor acaba?” diye düşündüm. Birde baktım ki önümüzde Hollanda’dan gelen rugby oyuncuları vardı... Hemen tanışıp nerede maç olduğunu sorduk. Ertesi gün Luis takıma alındı. Böylece nerelerde rugby olduğunu ögrendik. Luis “Les Ottomans” diye bir grupla tanıştı ve onlarla oynamaya devam ediyor. Fakat Luis’in yapmak istediği başka bir şey vardı. Bu sporu Türklere ve çocuklara temelden öğretmek… Geçen sene 15-18 yas arası gençlerle birlikte Dikilitaş’ta (eski Beşiktaş Spor Kulübü’nde) ilk IRC’yi (International Rugby Center) birlikte kurduk. Seneye farklı projelerimiz var. Bu sporu daha iyi bir şekilde tanıtmak ve daha küçük yaşlarda başlatmak (10-14 yaş arası) istiyoruz. Çok ilgi göreceğine inanıyoruz çünkü Türklere yakışan bir spor dalı, hem top hem güreş var... Türkiye’de şu an 7 farklı rugby ekibi var ve bunların gerçekleşmesinde Luis’in emeği çok.

Ashua Haber / Kaynak

 

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.